neptune

@neptune

etkin 4 gün 12 saat önce

Oxygen Not Included (ONI) Başlangıç Rehberi

Don't Starve oyunlarından sonra, Klei'nin yeni oyunu Oxygen Not Included sonunda karşımızda! (Early access olsa da) Sizinle daha önce Don't Starve Together hızlı hayatta kalma rehberi paylaşmıştım. Bu oyunda da neler olup bittiğini anlayana kadar duplicant'larınız stresten altlarına yapacak, kusacak, etrafı parçalayacak ve siz onların pisliğini temizlemeye çalışırken küfredip kapatmak isteyeceksiniz. DURUN. Kapatmayın. Sakince bu yazıyı okuyun. ***Bu yazının bundan sonrası oyun için spoiler içerir*** (Spoilersız başlangıç rehberi mi olur zaten!) Oyuna başlar başlamaz ilk gördüğümüz ekran, duplicant seçim ekranı oluyor. Bilinmeyen astroidlerdeki yeraltı maceramıza 3 duplicant ile başlayacağımız ve uzun süre de bu arkadaşlarla devam edeceğimiz için bu seçim çok önemli. Duplicant özelliklerini sadece oyuna başlarken istediğimiz kadar değiştirebiliyoruz. ("Shuffle" tuşuna basarak) O yüzden elinizi korkak alıştırmayın, abanın shuffle'a. Burada dikkat edeceğiniz 5 özellik var: En önemliden önemsize: Stress Response / Traits / Decor Expectation / Food Quality ve en son Attributes. Stress Response: Destructive & Binge Eater'dan uzak durun. (Eşyalar & yemek önemli) Ugly Crier & Vomiter olur. (Temizlik yapılır her türlü) Traits: Mouthbreather / Loud Sleeper / Bottomless Stomach üçlüsünden kesinlikle uzak durun. Irritable Bowel & Small Bladder da sinir bozucu olabilir. Tercih etmeyin. Belirli görevleri yapamayacakları negatif trait'ler seçilebilir, tabii diğer duplicant'larla bunu dengelemeniz lazım. Mesela üç gastrophobia'lı duplicant edinirseniz, yemeğe dair bir şey asla yapmacakları için yemek olayı kabusa dönüşebilir. Decor Expectation: Ne kadar düşük, o kadar iyi. ben en fazla -5.00 olmalı derim. Food Quality: Yine ne kadar düşük, o kadar iyi. üçü de Grisly (-3) olursa tadından yenmez! Attributes: Burada üçü arasında güzel bi dengeniz olması yeter. Zamanla zaten bu özellikler gelişiyor. En çok kullanılacaklar da digging, tinkering (jeneratörde koşarken çok kullanılıyor), athletic (etrafta koşuşturma hızı) ve strength (Daha çok taşıyabiliyor, zamanla gelişmeyen tek attribute) Belirtmekte yarar var, en az bir duplicant'ınızın Learning'i yüksek olsa oyunun başında yeni teknolojiler keşfetmek için avantajlı olur. Bunlara uygun olarak duplicant'larımızı seçtiysek e artık Oxygen Not Included 'a başlayalım...


Feeling Blue?

90’larda yolunuz Mojo’ya veya Kemancı’ya düştü mü? Blue Blues Band’i dinlediniz mi? O da olmadı, Beyoğlu’nda takıldınız mı? O zaman hazır olun, biraz burnumuzun direği sızlayacak. Bir grup güzel insan üşenmemiş, gençliğimizin belgeselini yapmışlar. Üstelik en kahraman müzisyenlere selam çakarak, hayallerimizde yaşattığımız o günlerin baş aktörleri olan Yavuz Çetin ve Kerim Çaplı’ya bir saygı duruşu niteliğinde muhteşem bir iş çıkmış. Blue (Mavi) bizim kuşak “eski Beyoğlu çocuklarını” çok derinden yakalayan bir belgesel olunca, haliyle yazmak şart oldu. Hele ki 2017 ylından geriye bakınca, daha bir güçlü oluyor o karnımıza inen yumruk. Eğer 1 kere bile onları canlı dinlediyseniz ne dediğimi tüm hücrelerinizde hissettiğinize eminim. Beyoğlu’na iner inmez Eski Hayal’le Mojo’nun karşı karşıya olduğu sokağa dalardınız. Daha içeri girmeden bir sürü tanıdık yüz görürdünüz. Mojo bence paralel evrene açılan bir kapıydı. Sahnede Yavuz Çetin, Kerim Çaplı, Batu  Mutlugil ve Sunay Özgür, ömrünüzde dinleyebileceğiniz en güzel müziği, en alçakgönüllü haliyle sunardı. Blue Blues Band! Kerim Çaplı’yı ilk defa dinleyip kamyon çarpmışa dönmem 90’ların sonunda Mojo’ya denk gelir ama Yavuz Çetin aşkım ta 90’ların başına denk gelir. Bodrum’da White House’da çalarlardı Tanju ile birlikte. Teoman da Pazar’la beraber onların öncesinde çalardı. Milattan önce gibi geliyor insana. İncecik, narin, utangaç ama çalarken size her duyguyu geçirebilen adamlardan söz ediyoruz. Bütün sinir uçları dışarıda, tüm dünyanın enerjisini paratoner gibi çeken, sonra dönüştürüp rengarenk duygular olarak size geri veren müzisyenlerdi. Birinin müzikle bunu yapabildiğini görmek, mucizeye tanık olmakla aynıdır, inanın. Bu topraklarda doğmuş olmaları bizim şansımızdı ama onlar için şanssızlık oldu galiba. Bu kadar duygu taşımanın, bu denli üstün yeteneğin temelinde bizden daha farklı ve daha “çok” hissetmeleri olduğuna inanıyorum. Bunun sonucu da, birçok inanılmaz müzisyen gibi erkenden gitmek oldu. Ne yaşadıkları ve nasıl yaşadıkları üzerine yorum yapamam ve yapmaya da hakkımız olmadığını düşünüyorum. Öte yandan elimden gelen bana ne hissettirdiklerini anlatmak. Bütün repertuarları Blues ve Rock parçalarından oluşurdu. Yani ezilen, başkaldıran, kendini ifade etmek isteyen insanların yaptığı müzikleri çalarlardı. Yavuz Çetin “Satılık” adını verdiği tek bir album çıkardı, ki dinlerseniz aynı protest ve asi tavrı burada da görürsünüz. Neticede Beyoğlu gençliği olarak kendimizi ifade etmeye çok ihtiyacımız vardı, varlığımızı kabul ettirmeye çalışıyorduk ve onlar da bizim kendimizi yuvada hissetmemizi sağlıyorlardı. Hele ki bugünün Türkiye’sinde hepimiz yuvaya dönmeyi öyle çok özledik ki. Eski Beyoğlu’nu, Mojo’yu, yıkılmamış Hayal Kahvesi’ni, Kemancı’yı, ağaçlarla dolu İstiklal Caddesi’ni ve her yerden yükselen canlı müzik seslerini özleyen eski gençliğimize şahane bir kıyak Blue belgeseli. Fragman şuradan izlenebilir. 21 Nisan’da vizyona giriyor. İzleyin. Ama o zaman kadar Blue Blues Band playlistini döndür dolaş dinlemek ve eskilere dalmak isterseniz buyrun linki: https://play.spotify.com/user/bluefilmi/playlist/5tOGm1nDvDPsFJGVmi6jNJ?play=true&utm_source=open.spotify.com&utm_medium=open


Rogue One: Bir Star Wars Hikayesi İncelemesi

Save the Rebellion! Save the dream!

Disney, 2012’de Star Wars evrenini tüm haklarıyla yaratıcısı George Lucas’dan satın aldığında gerçekten ne hissedeceğimi bilememiştim. Bir yanım, daha çok Star Wars için aç ve heyecanlıydı, diğer yanım ise beklentisiz ve şaşkın. Satın alımdan kısa bir süre Disney, önce tüm Expended Universe (EU) canon’unu yok sayacağını, daha sonrasında da her sene bir Star Wars filmi ile karşımıza çıkmayı planladığını duyurduğunda bu beklentisizlik yerini hafiften korkuya bırakmıştı. Çoçukluğumdan itibaren tüm benliğimi ele geçirmiş bu dev evreni, dışı rengarenk ama içi bomboş dev bir şekere dönüşmesini izleyeceğimden çok korkuyordum. Geçen sene Episode VII ile yüzümü güldürmeyi başaran Disney’in önünde bir sınav daha vardı. Bu zorlu bir sınav olacaktı çünkü Star Wars, sinema ekranında ilk defa klasik formülünden sıyrılıp “stand alone” bir film olarak karşımıza çıkacaktı. Rogue One’ı dev ekranda ikinci izleyişimden sonra kesin ve net bir şekilde diyebilirim ki, Disney bu sınavı alnının akıyla geçti.

Episode 3.8?

Rogue One filminin, Star Wars zaman çizgisinde tam olarak nereye oturacağı, ilk plot açıklandığında kafamızda canlanmıştı. Fakat yapım süreci finale yaklaşırken, yönetmen Gareth Williams’ın “filmi tam olarak Ep. IV’un bittiği yerde bitireceğim” açıklaması beni gerçekten meraklandırmıştı. Bu gerçekten riskli bir hareketti; 40 sene önce çekilmiş, her karesinin milyonlarca fan tarafından ezberlenmiş bir filmin ilk sahnesine bağlanan bir final yapmak.... Gerçekten cesaret ister! Rogue One filmini benim için belki bu kadar da özel ve heyecan verici yapan şey de bu oluyor; film bittiğinde en sevdiğiniz lego parçasının yıllar önce kaybolmuş çiftini bulmuş gibi seviniyorsunuz. Şahsım adına konuşayım, filmden çıktığımda eve koşturarak gidip A New Hope’u tekrar izledim. Sonrasında hızımı alamayıp bir de Ep. VII’i patlattım. Ep. VII ne alaka diyorsanız o konuya yazımın sonunda değineceğim. 40 sene önce çekilmiş kült bir filme herhangi bir uyuşma problemi yaşamadan kardeş olmak için gerçekten çok çalışmış bir film var karşımızda. Kostüm tasarımlarından tutun (hatta bazı kostümler direkt olarak ilk üçlemede kullanılmış orjinal kostümlermiş) ses efektlerine, yeni gemi tasarımlarından tutun, X-Wing pilotlarının bıyık/saç modellerine kadar tüm detaylar çok ince çalışılmış. Hatta filmin bazı sahnelerinde sanki Rogue One, 80’lerde çekilmiş de biz de şuanda remastered versiyonunu izliyormuşuz gibi hissettim. Şimdi düşünüyorum da 3 sene önce filmin plot detayları açıklandığında koca bir “meh” çekip “başka bir konu mu bulamadınız koskoca Star Wars evreninde" diye sinir kesmiş birisi olarak, şu anda Rogue One filmini bu kadar övdüğüme inanamıyorum.